14 Nisan 2012 Cumartesi

Öykü ve Edebiyat

Bilenler bilir, edebiyata pek bir meraklıyımdır. Kızım doğmadan önce yaratıcı yazarlık atölyelerine katılıyordum, öykü yazma denemelerim oldu, hala da var. Belki bir gün yakın gözlüğümü takıp hasta bakmaya başlarsam artık emekli olma vaktidir diyip kitap yazmaya bile soyunabilirim. Ama o zamana kadar bir müddet kızım Öykü'yü büyütmem gerek sanırım.  Çocuğum doğmadan önce etrafımdaki tecrübeli anne babalar hemen başladılar felaket tellalığına. "Çocuk olunca yanmış, bitmişim ben"."Kafamı kaşıyacak vaktim olmayacakmış". "Uykusuz geceler beni bekliyormuş" falan. Dokuz ay boyunca hep bu korkularla yaşadım, sonra hiç vaktim olmayacak diye neler yaptım neler. En çok da edebiyatla ilgilenememek, okuyamamak, yazamamak. Okuyacak ve yazacak ne çok şey vardı ve hepsine ara vermek zorunda olmak.... Bizi o kadar korkuttular ki ben hamileyken bir gün eşim" Sanki Öykü doğunca yeniden askere gidecekmişim gibi hissediyorum" demişti.
Kızım doğunca anladık her şeyi. Aslında bazı şeyler söyledikleri kadar vardı ama bazı şeyler de yoktu. Bazı uykusuz geceler geçirdik. Ama uzun sürmedi. Bazı zor günler de geçirdik, onlar da uzun sürmedi. Kızımız genelde huzurlu, mutlu, rahat bir bebek (şimdilik diyelim de). O yüzden pek bir şeyden mahrum kalmadık. Geziyoruz, eğleniyoruz, kesintili de olsa uyuyoruz.
Çocuk sahibi olmak bambaşka bir deneyim. İnsan özellikle de ilk zamanlar sadece ve sadece onu düşünüyor. Yemek yerken, araba kullanırken, uyumadan önce, uyandıktan sonra, rüyada sadece ve sadece bebeğini düşünüyor insan. Yedi mi, içti mi, uyudu mu, mutlu mu, ona iyi bakabiliyor muyum? Bunları düşünmekten pek de başka bir şeye konsantre olamıyorsunuz. O nedenle ilk 3 ay kitap okumaya vaktim olsa da konsantrasyonum yoktu. Ama bana o uyarıları yaptıklarında en çok da edebiyattan uzak kalacağım için üzülmüştüm. İlk 3 ayda gerçekten de uzak kaldım, ama zamanla anneliğe alıştım, bebeğim düzene girdi. Eskisi kadar olmasa da tekrar kitaplarımla buluştum. Hatta edebiyatsever dostlarımla buluşmaya bile başladım. Şimdilik kızıma hitaben günlük ve arasıra bu blogda bir şeyler yazıyorum. Kimbilir belki tekrar öykülerime bile dönebilirim bir gün. 

1 Mart 2012 Perşembe

Sling Maceramız



Daha bebeğim olmadan çok önceki zamanlarda etrafta kanguruda bebek taşıyan anneleri gördüğümde çok imrenirdim. Minik bedenlerin bebek arabalarına bağlanmadan, anne sıcaklığını hissederek etrafı izlemeleri ve dünyayı keşfetme çabaları çok hoşuma giderdi. Taa o günlerde demiştim bebeğim olunca onu böyle taşıyacağım diye.
            Sonunda o günler geldi çattı, hamileliğimin 30. Haftalarına denk gelen bir günde Nurturia’nın pazaryerinde dolaşırken bir sling ilanına rastladım. İlana almak istediğimi belirten bir yorum yazdım ancak bu eski bir ilandı. Kısa bir süre sonra özel bir mesaj geldi. Daha önce hiç tanışmadığımız halde Bengi Hanım benim o ilana bıraktığım yorumu görmüş ve bana kendi slingini hediye etmeyi düşünmüştü. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum. O gün ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. Anne olunca bu dünyada ne kadar iyi anneler olduğunu öğreniyorsunuz birden.
Bengi hanımla yazıştık kendisine adresimi verdim ve  ansızın suyumun gelip de apar topar doğuma gideceğim ve kızım ters durduğu için akşamın bir vakti sezeryan olacağım o günün sabahında kargodan slingimiz geldi. Bengi hanımın gönderdiği bonus hediyelerle birlikte. O gün bir an önce kızım gelse de kızımı slinge koyup gezsek dedim. Sanırım kızım sesimi duydu ve o gün bir sürpriz yaparak gelmeye karar verdi. Sezeryan sancıları, logusalık, yenidoğan sarılığı derken 23 gün geçti ve ben sonunda slingi kullanmaya cesaret ettim. O ilk heyacanla da bu fotoğrafı çektim .
O gün bunu çok istemeseydim sanırım beceremeyecektim. Acaba içinde sıkışır mı? Nefes alabilir mi? Kalçaları, bacakları zarar görür mü? gibi birçok soru vardı kafamda. Allahtan o sıralarda Dr. Sears’ın kitabını okumaktaydım.  
            “Başlangıçta bebeğinizin taşıyıcının içinde sıkıştığı hissine sahip olabilirsiniz. Ancak bebeğinizin rahim içinde de sıkıştığını hatırlayın, bu yüzden o bu güvenlik hissine alışkındır. Kıvrılıp yatmak yeni doğmuş bir bebek için doğal bir pozisyondur. Özellikle kolikli bebekler top gibi kıvrılıp bacaklarını karınlarına çektikleri zaman çok rahat ederler” diyordu  Dr. Sears*.
Onun bu sözleri bana güven vermişti. Bebek taşıma olayı Dr. Sears’a göre çok eski bir fikirdi. İnsanlık tarihi kadar eskiydi ve birçok kültürde süre gelen bir gelenekti. Bebekler yürüyemediklerine göre taşınmalıydılar.  Ayrıca bebek bakımı konusunda yıllar süren araştırma ve gözlemlerinde bebeklerin çok taşındığı zaman daha iyi geliştiklerini ve daha iyi davrandıklarını söylüyordu. Bunun yanında bebek taşımanın aile bağlarını kuvvetlendirmek için ne denli önemli olduğundan bahsediyordu.
Doktoralı bir diş hekimi olarak ben bir adım atmadan önce bilimsel dayanak arama huyumdan hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim için, sling kullanma konusunda bilimsel destek almam iyi oldu. Böylece ilk defa 23. gününde bebeğimi slinge koyarak evin içinde dolanmaya başladım. Sanırım 10 saniye içinde uyuyakaldı. Çok, çok, çok şekerdi. Tabi bu kısa sürede bende bağımlılık yaptı. Hemen her gün evin içinde slingle dolaşıyordum. Böylece iki elim boşta kalıyordu. 
Lohusalığın verdiği duygusallıktan dolayı bebeğimden bir saniye bile ayrılmak istemiyordum sanırım ve bu aşamada sling çok işime yaradı. Bazen kitap okuyordum, bazen internete giriyordum, bazen de uyuyordum.

Sonra dedimki ben bu slingle dışarı çıkmalıyım. Slingle ilk dışarı çıkışımız güneşli bir Aralık gününe rastgeldi.  Markete kadar gidip geldik, bütün yolculuk boyunca kafasını göğsüme gömüp uyudu, bense sürekli nefes alıyor mu diye kontrol ediyordum. O sıralar asla kızımı evde bırakmayı istemiyordum ama bebek arabası ile dışarıda dolaşmanın ne kadar zor olduğunu bütün anneler bilirler. Kaldırımlara parkeden arabalar, çukurlu yollar, aniden önüne çıkan basamaklar anneleri eve mahkum eden suçlu yaratıklar benim için. Hele sadece markete gitmek için bu engelleri aşmak zorunda kalmak oldukça yıpratıcı oluyor özellikle ilk zamanlar. Bu nedenle slingle yolculuğu oldukça sevmiştim.
 Slingle ilk uzun süreli yolculuğumuz ise çok maceralıydı. Kadıköyden vapurla Beşiktaşa geçtik. 
 Yanımızda yine sling kullanıcısı arkadaşım Tuba ve tatlı kuzusu Tuna vardı. O gün kızım 1,5 aylık olmuştu. Hava çok güzel ama çok soğuktu. Vapur teyzelerine kızımın 1,5 aylık olduğunu söylediğimde bana uzaydan gelmişim gibi bakmışlardı. Bu havada, Ocak ayının ortasında 1,5 aylık bir bebeği dışarı çıkartan hem de vapura bindiren bir anne olsa olsa uzaydan gelmiş olmalıydı onlar için. 
O sıralarda kolik denen bir illet musallat olmuştu kızıma. Çok uzun sürmese de kızımın kolikli günlerini de evde slingle dolaşarak atlattık diyebilirim. Kısa sürede çok pratikleştim ve hemen slingi belime sarıp bebeği içine yerleştirebiliyordum. Kızım 2 ay içinde doğum kilosunun iki katından da fazla bir kiloya geldiği için onu kucakta taşımak baya zorlaşmıştı. Slingle kuvvetler eşit dağıldığı için bel ağrısı ve sırt ağrısı daha az oluyordu. Artık gün içinde kızım kendi başına durmak istemezse onu hemen slinge yerleştiriyordum.  Slingle yemek yedim, kek yaptım, çamaşır katladım, film izledim, anne, bebek seansına sinemaya bile gittim.   Kısacası zamanla sosyal hayatıma döndüm. Bundan sonraki planım hiçbir biberonu kabul etmeyen kızımı sırtıma bağlayıp muayenehaneye gitmek olacak sanırım.
Anne rahminden, hakkında hiçbirşey bilmediği bir dünyaya çıkan bebeğimin tek rahatlayabildiği yer anne kucağıdır diye düşünüyorum. Özellikle henüz doğduğunu idrak edemediği ilk 3 ayda bebeklerin sık sık kucaklanmaları gerektiğini düşünmekteyim. Hiçbir zaman bebeğim bana alışır mı, bağlanır mı diye düşünmedim. Bunu o düşünse iyi olur çünkü her anne gibi ben de bebeğime feci bağlıyım ve feci alıştım diyebilirim. Çok hızlı büyüdüğünün de farkındayım. Bu nedenle ister kucağa alışsın, ister bana bağlansın (ki ben annesiyim tabi ki bana bağlanacak) bu günlerin geri gelmeyeceğinin farkındayım o yüzden tadını çıkartmak niyetindeyim. Modern diye adlandırdığımız dünyamızda insan sadece birkaç kez anne olmaya fırsat bulabiliyor. Daha fazlasına nefsimiz de izin vermiyor maalesef. Zaten bu duyguyu birkaç kereden fazla yaşayamayacaksam, kendi keyfim için onun ihtiyaçlarını ertelememeliyim yoksa neden anne oldum değil mi?

* Dr. Martha Sears, Dr.William Sears,  A’dan Z’ye Bebek Bakımı, Gün Yayın

13 Şubat 2012 Pazartesi

İlik donörü olmak için yaptıklarım

Bir önceki yazımda Gamze'den bahsetmiştim. İlik nakli için uygun donör bulunmasını bekleyen bir anne o. Nurturia sitesindeki annelerle birlikte bir kampanya başlattık ve Gamze ve ilik nakli bekleyen binlerce hasta için herkesi ilik donörü olmaya davet ettik. 
İlik donörü olmak çok kolay İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve antalya'daki doku bankalarını başvurarak ilik donörü olabillirsiniz. Ya da http://www.kokhucrebagisla.com/G%C3%B6n%C3%BCll%C3%BCVericiKayd%C4%B1.aspx adresinden form doldurup kan örneğinizi kargo ile göndermeniz yeterli.
2 aylık bir bebeğim olduğu için ben 2. yolu seçtim. 
Önce yukarıdaki linkten form doldurdum. Sonra formu print etmek istediğimde hata verdi ben de yetkililere mail gönderdim. anında cevap geldi. Hata düzeltildi. ancak benim kan örneklerini nasıl göndereceğim konusunda şüphelerim vardı ve bazı sorular sordum, sorularımı özenle yanıtlayan Prof.Meral Bektaş'a teşekkür ederim. Onun yazısını direk aktarıyorum: 


   "Sayın Esma Hanım,
İlginiz için çok teşekkür ederiz.
web sayfamızda bu sorulara cevap bulabilirsiniz,
kısacası kan bankası donörü/vericisi olabilen herkes kök hücre bağışçısı(18-50 yaş arası) olabilir.
Kan örneklerinden DNA elde edeceğimiz için oda ısısında 3 gün kalmasının sakıncası yok, kan EDTA lı tüpe alınarak kargo ile(kırılmayacak şekilde pamuk vs sarılarak) bize gönderilmeli, üzerine verici adı ve mümkünse TC kimlik numarası yazılmalı(aynı isimli bireyler olabilir) Eğer toplu olarak alınıp gönderilecekse gönderime kadar buzdolabında DONDURULMADAN 1-2 gün bekletilebilir
ayrıca basılan kayıt formunun bir kopyasını da pakete koymaları çok iyi olur, bizi sistemde aramaktan kurtarır,
sorularınız varsa bize telefonla da ulaşabilirsiniz
312 5082440, 5082444

ek not:
doku tiplendirme amacıyla kan örneğini almamız bir kişinin kök hücre bağışalayacağının garantisi değil
bankaya kayıtlı bir verici sistemde kaldığı süre, doku tipi özellikleri dikkate alınarak 10 yıl içerisinde verici olma olasılığı %1-0.1 arasında değişmekte. Dolayısiyle sezaryenden ne kadar süre sonra nakil için kök hücre bağışlayacağını bugünden öngörmek mümkün değil
ilaveten doğum sayısı kök hücre nakli sonrası hastada bağışıklık reaksiyonu uyarma olasılığını arttırdığı için genelde hiç doğum yapmamış kadın veya erkekleri tercih ediyoruz eğer seçme şansımız varsa,
bu nedenle özverili annelerimizin yanında baba ve baba adaylarının da bu girişime destek olmasını,
kayıt olan kişilerin adı geçen hasta dışında sesini duyuramamış diğer hastalar için de geçerli olduğunu vurgulamanızı özellikle rica ediyoruz,
tekrar çok teşekkürler
Saygı ile,


Meral Beksac MD

Professor of Hematology
Ankara University
Department of Hematology
TRAN and T1CB,director     "


Bu bilgi üzerine bu  sabah aile hekimine gittim. Hemşire hanıma durumu anlattım ve kan aldırmak istediğimi söyledim. O benden 10 cclik bir enjektör ile kan aldı, enjektörün içindeki kanı zaten kendilerinde bolca olan 2 adet mor kapaklı hemogram tüpe aktardı. Tüpleri bana ücretsiz olarak teslim etti. Tüplerin üzerine tc kimlik numaramı ve basvuru numaramı yazdım. enjektörden tüplere kanı boşalttığımız için tüpün etrafına bir kaç damla kan bulaştı. Bu nedenle hemşire hanım tüpleri kendilerinde bulunan ameliyat eldivenin parmakları içine koydu. Ben de tüplerin kırılmasını engellemek amaçlı kağıt havluya bolca sardım. sonra küçük bir buzdolabı poşetinin içine koydum. Yurtiçi kargodan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi Hematoloji Laboratuvarı, Asma Kat, Sıhhiye -Ankara adresine kargoladım. Kargo görevlisine paketin içinde kan örneği olduğunu söyledim o da forma içinde "numune" var şeklinde yazdı. Kargo ücreti 9,72 tl tuttu (İstanbuldan). Umarım bir yerlerde birine hayrı dokunan bir iş yapmışımdır. 




11 Şubat 2012 Cumartesi

Gamze'nin kısmeti

Gamze’nin kısmeti


Gamze daha çok yeni tanıdığım bir anne. Aslında tanımıyorum da kendisini, yüzünü görmedim, sesini duymadım. Kızım sayesinde tanıştığım annelik olayının bir parçası olan Nurturia'nın önemli kişilerinden O. Seninle yaşayalım blogunun sahibi. Bir gün blogunda önemli bir yazı yazmasıyla başladı tanışıklığımız.

http://atakan310309.wordpress.com/2012/02/03/seyahate-giden-anne-gibiyim/


Seyahete giden bir anne gibiydi yazısında, ama uzun ve belki de geri dönüşü olmayan bir seyahatti onun ki. Oğlunu emanet edecek birilerini arıyordu. Lösemi olmuştu ve artık ilik nakline ihtiyacı vardı. Çok zor bir imtihan bu onun için. Eşi,annesi,babası,kardeşi ve sevdiklerine sesleniyordu. Ama biliyordu ki kimse yavrusunu annesi kadar düşünemezdi. Bunu ancak anne olanlar bilebilir bence. Yavrusunu ilk gördüğü anda anlar bunu anneler. Onu kendinden başkası düşünemez, koruyup kollayamaz. Ben de anladım ve o satırlarda kendimi buldum okurken. Bir çok anne de kendini buldu eminim ve başladılar Gamze için dua etmeye. Yetmedi bu tabi ki Yasinler okundu, hatimler indirildi, 6-7 tur oldu artık Salat-ı tefriyeciler. Önce Nurturia inledi, sonra facebook, twitter. İnsanlar Gamze ve onun gibi ilik bekleyen bir çok insan için bir tüp kan bağışlamaya davet edildi.

Gamze'nin acısı paylaşıldı, belki paylaştıkça bir nebze olsun küçülmüştür ,belki dualar şifa niyeti üzerine yağmıştır geceleri ve belki şimdiden iyileşmeye başlamıştır Gamze'nin damarlarında oğlu için akan kanı. Ben bu sayede anladım Gamze'nin aslında ne kadar kısmetli olduğunu. Evet amansız bir hastalıkla mücadele ediyor, kimsenin hayal bile edemeyeceği zorluklar yaşıyor, evladından ayrılmakla sınanıyor belki ama günlerdir edilen dualar, ilik bağışına yapılan çağrılar Gamze sayesinde oldu. Ben hissediyorum, hem de çok derinden hissediyorum bu ilik bulunacak ve Gamze kurtulacak. Rabbim inşallah ona bu yaşadıklarını unutturacak öyle güzel günler yaşatacak ki kendi bile inanamayacak. Bugünler kötü bir anı olarak kalacak ama Gamze çok büyük bir amaca hizmet etmiş olacak belki de çok büyük sevaplar kazanmış olacak. Atakan da büyüdüğünde bunları okuyacak ve annesi ile gurur duyacak.

Şimdi ben de bir çağrıda çok basit bir çağrıda bulunmak istiyorum. Bugünlerde ya da ne zaman aklınıza gelirse şöyle bir 10 dakikanızı ayırıp bir ilik bankasına başvurun ve 1 tüp kan verin. Belki sizin dokunuz hiç tanımadığınız bir insanın hayatıdır. Belki aynadaki yansımanız bir insan için çok önemlidir. Hani modern hayatta bir çok sıkıntı yaşıyoruz, stres, gerilim hep bizim üzerimizde ve hani hep depresyondayız ya. Bu belki sizin de kurtuluşunuz olacaktır. Belki bir insanın hayatını kurtarmak size de iyi gelecektir. Kimbilir belki de bunun için yaşıyorsunuzdur. Neden olmasın?

http://www.gamzeakbas.blogspot.com/2012/02/donor-olmak-isteyenler-ne-yapmali.html

28 Ocak 2012 Cumartesi

Vakit varken

Zaman varken hayatı doya doya yaşamalı, kimseye kin beslememeli hele ki yakınlarına ve sevdiklerine. Çünkü yine sonra üzülen sen olursun. Ben yıllarca annemle mücadele ettim, çeliştim, kavga ettim. Kendimce haklıydım belki, o farklıydı biraz. Sadece kendisi ile ilgilenirdi. Diğer anneler gibi değildi, yemek yapmazdı, evle ilgilenmezdi, çok para harcardı, sürekli sıkıntıdaydık bu nedenle. Üstüne bir de sürekli borçlanırdı.
Hiç anne-kız olamadık onunla, o yüzden hep bir kızım olmasını istedim. Bilemedim ben bebekken ne yapardı, beni seviyor muydu, özlüyor muydu? Ben annemin kıymetini kaybettikten sonra anladım. Ne yapmış olursa olsun beni doğurmuş olması da yeter benim için. Keşke zamanında ona o kadar kötü davranmasaydım. Ama nafile 4 yıl önce Alzheimer oldu annem ve günden güne kötüye gitti. Önceleri cüzdanını falan unuturdu etrafta, gideceği yerleri unuturdu, verdiği sözleri falan. Zamanla tuvalete gitmeyi unuttu, yemek yemeyi unuttu ve şimdi de konuşmayı unuttu. Bir robot gibi yaşıyor artık, yanımızda ama sanki yok gibi, bakıyor ama görmüyor, dinliyor ama anlamıyor ve artık ona soramıyorum. Doğduğumda neler hissetti, ağladığımda üzüldü mü? Hastalandığımda başımda bekledi mi? Şimdi benim kızımı sevdiğim gibi o da beni sevdi mi?
Soramıyorum bunları, sorsam bile cevap alamam. Boş boş bakar suratıma belki anlar içinden cevaplar beni ama dışından söyleyemez. Ben zamanım varken sormadım o da söylemedi. Şimdi eğer vaktiniz varsa doya doya yaşayın hayatı, kimseye küsemeden, kırılmadan yaşayın. İncinmemeyi öğrenin çünkü yarın herşey için çok geç olabilir.

22 Ocak 2012 Pazar

İnsan

Sadece büyümeye programlanmış günahsız, masum bir melek benim kızım. Sadece annesini istiyor yanında, onu büyütsün, olursa acılarını dindirsin, korkularını gidersin diye. Anne rahminden yeni çıktı daha, sadece anne kucağında, anne koynunda rahatlıyor, huzur buluyor. Ne mutlu bana.
Ama biliyorum ki günden güne büyüyecek. Artık başka şeylerle ilgilenmeye başlayacak. Oyuncaklar, sesler, babası ve diğer insanlar. Gün gelecek sadece sütüm yetmeyecek ona. Zamanla ayaklanıp, yürüyecek. Bebeklikten, çocukluğa, ergenliğe oradan da yetişkinliğe geçecek inşallah. Tabi ki kucaktan sıkılacak, koşup oynamak isteyecek, koltuklarda zıplayacak. Önce babasını keşfedecek,  sonra zamanla arkadaşları, yeni uğraşları olacak. Okula gidecek mesela, kendine ait bir hayat edinecek o da.
Büyüyecek, şimdi bir melekken bir insan olacak bir gün. Büyük ihtimalle yalan,dolanla tanışacak. Onun da kalbi kırılacak, belki de kalp kıracak. Yetişkin olacak bir gün ve tabi ki bana ihtiyacı kalmayacak.
Bugünlerin tadını çıkarmak lazım, ister kucağa alışsın, ister emerek uyusun, ister yanımda yatsın razıyım. Kendi keyfim için onun ihtiyaçlarını karşılamayacaksam neden anne oldum. 

9 Aralık 2011 Cuma

Anne ve Bebek Düşmanı Hastane: Acıbadem


Bildiğiniz gibi 23 Kasım 2011 akşamı 38 haftalık hamileyken suyum geldi ve saat 19:30 civarında Acıbadem Kadıköy hastanesinin aciline başvurdum. Doktorum dışarıdan gelecekti, acil sezeryan olacaktım. Hastane ile ilgili yaşadığım bir dizi kötü olayı aktaracağım.

Epidural sezeryan oldum ancak hastanede PCA cihazı (ağrı kesici ilaç veren pompa) kalmamış olduğu için toplamda 4 saat boşu boşuna ağrı çektim. Israrlarım sonucu cihaz başka bir hastaneden getirildi ancak bebeğimle geçirdiğim ilk saatler bana zehir zıkkım oldu diyebilirim. 

Ertesi sabah sadece 3 saattir takılı olan PCA cihazı kapatıldı ve yürümem gerektiği söylendi ve cihaz takılı iken yürümemin mümkün olmadığı söylendi. Ancak yeniden dayanılmaz bir ağrı başladı, ayağa kalkamadım. 2 saat kadar defalarca çağırmama rağmen kimse ilgilenmedi. Sonunda yine ısrarlarım sonucu cihaz açıldı ağrım geçti ve ben PCA cihazı çalışır vaziyette kalkıp yürüyebildim. Neden kapatıldığını da anlayamadım.

Hadi neyse bunlar benimle ilgili konular ve belki de sezeryan olmamdan kaynaklı sorunlar, bunu geçiyorum fakat bebeğimle ilgili anlatacağım şeylerin daha çarpıcı olduğunu düşünüyorum.


 2. Gün bebeği çocuk doktorunun muayene edeceğini söyleyerek yanımdam aldılar ve 45 dakika getirmediler. Ben çok merak ettim ve bu kadar uzun süre bebeğimden ayrıldığım için çok sinirlendim. Kalktım ve bebek odasına gittim. Beni içeri almadılar sadece camın arkasındaki jaluziyi açtılar bir de baktım ki içerde 5- 6  bebeği odaya toplamışlar. Kimisi ağlıyor kimisi yalnız bir şekilde yatağında yatıyordu. Anlaşılan doktor vakit kaybetmesin diye bütün bebekleri toplamışlar ve o sırayla hepsini muayene etmiş. Arkasından altını değiştirmek kıyafetini giydirmek için de yine bebekleri sıraya soktuklarını ve  neredeyse bir saat annelerine geri götürmediklerini fark etmiş bulundum.  Ben bebek odasında girmek istediğimde de içeri almayarak camın arkasında gösterdiler sadece. Daha 24 saatini bile doldurmamış bebekleri bu kadar uzun süre annesinden ayrı tutmanın ne büyük bir yanlışlık olduğunun farkında bile değiller

 2. gün öğleden sonra doğalı 40 saat olduğunda bebeğinizi taburcu ettik diyerek bütün evraklarını, kan testlerini getirdiler. Ben daha taburcu olmamıştım. Doktorum benim taburcu olmam için 48 saatin dolmasını istedi ve akşam 9 a kadar hastanede bekledik. Ancak bebeğin taburculuk işlemleri 40.saatte yapıldı. Bilirubin (sarılık) değeri de o saatte ölçüldü her şey normal gözüküyordu. Çocuk doktoru Zerrin Sabuncu geldi her şeyin normal olduğunu söyledi 3 gün sonra kontrole çağırdı ve eğer o kontrolde kilo kaybı çok olursa mama vereceğini belirtti. Bu beni çok şaşırttı ben sütümün geldiğini ve bebeğin de uzun süre memeden ayrılmadığını söyledim, o da bunların bir kriter olmadığını kilo kaybı olursa mama gerekebileceğini söyledi. Neden daha doğum yapalı 48 saat bile dolmadan bana peşinen mama gerekebilir gibi bir baskıda bulunduğunu anlamadım. Anne sütü almaya teşvik böyle olmamalı kesinlikle. 

Hastanede kaldığım süre boyunca hemşireler emzirmem için bebeği yaka paça tutup bir de kafasından memeye bastırıyorlardı, bana da burnunu aç, buradan kafasına bastır şeklinde komutlar veriyorlardı. Bu şekilde emzirmem çok çok zor oldu. Ayrıca hep yatarak emzirdim, ilk gün oturamıyordum. Ben oturmaya başladığımda hiç kimse oturarak nasıl emzireceğimi bana göstermedi. Ben de evde hemşirelerin yaptığı gibi bebeği kafasından bastırarak memeye tutturmaya çalıştım. Bu bebeği çok sıkıyordu, ve memeyi almada çok zorlanıyordu ayrıca çok da sinirleniyordu. 3 gün sonra Dr. Zerrin Sabuncuya kontrole gittiğimizde sarılık değeri çok yükselmişti (16,2). Bana sadece 2 saatte bir emzir kalanını sağ ve kaşıkla ver dedi. Hiçbir şekilde nasıl emzirdiğimi görmek istemedi, ben de aynı şekilde devam ettim.  5. Gecede yanlış emzirme pozisyonundan dolayı bebek memeyi reddetti ve ben hiçbir şekilde bebeği besleyemedim. Bütün gün ve gece açlıktan ağladı ancak 4 saatte bir 10 dakika alıyordu memeyi. Onun dışında kaşıkla da almadı. Biberon vermemek için direndim sarılık değeri de 17.4 e çıktı. Ertesi sabah hemen başka bir çocuk doktoruna( Dr. Nüvis Kaya Tataroğlu) gittim. O bana nasıl emzirmem gerektiğini detaylı bir şekilde anlattı. Ayrıca hastaneden erken taburcu edildiğimizi bebeğin sarılık değerinin 48 saatten sonra yükseleceğini 40. saatte bakılan ve normal çıkan değerin hiçbir anlam ifade etmediğini söyledi. Hastanenin tecrübesiz  hemşireleri ve çocuk doktorları yüzünden boşu boşuna bebeğim sarılık oldu. Üstelik sütüm geliyordu hem de çok fazla (çünkü 4 saatte bir 10 dakika emdiği bir gün boyunca, göğüslerim çok doldu ve 1 litreye yakın süt sağdım). Beni tek başıma bırakıp hiçbir şey yapmasalardı ben sakince bebeğimi emzirebilirdim. Nüvis hanımın yaptığı da buydu zaten.


 Bütün bunları doldurduğum ankette belirttim sonra beni hastanenin başhekim yardımcısı aradı ona da anlattım, sadece ilgilileri uyaracaklarını söylediler.

Ancak bu kadar büyük ve köklü bir hastanenin özellikle bu kadar pahalı bir hastanenin çalışanları nasıl bu denli vurdumduymaz ve tecrübesiz olabiliyorlar anlayamadım. Yeni doğmuş bir bebeğin anneden bu kadar süre ayrı kalmasının bebeği ayrılık depresyonuna sokabileceğini artık duymayan kalmadı. Anne sütünün önemini, özellikle ilk günlerde gelen sütün önemini çocuk doktoru ve bebek hemşireleri bilmiyorsa önemsemiyorsa kim bilecek ve önemseyecek? Bebeğin kaşını, gözünü temizlemeleri, göbek bağını silmeleri ve bunu nasıl yapacağımı göstermeleri hiç bir anlam ifade etmiyor açıkçası. Bebek bakımı ile ilgili bunlardan başka şey öğrenmedim bu hastanede, ayrıca bir şey öğretmelerine de gerek yok gölge etmeselerdi, başka ihsan istemezdik açıkçası. Beni ve bebeğimi yalnız bırakıp gitselerdi de biz doğru yolu bulurduk, karga tulumba tutarak çocuğu memeye bastırmayı bir marifet sanarak emzirmeye teşvik ettiklerini düşünüyorlar.